KATAR
Bu ülkelerden İran dışında kalanlarda toplamda yaklaşık 50.000 ABD askeri bulunmakta. Kuveyt ve Katar, asker sayıları her birinde 13.000 – 15.000 aralığında olmak üzere ilk iki sırayı paylaşmaktadır.
Körfez ülkelerinin, Arapça konuşmaktan, İslam devleti olmaktan, Monarşi ile yönetilmekten daha da fazla bir ortak noktaları varsa, o da ülke topraklarında barındırdıkları ABD üsleri ve buralarda konuşlanmış ABD askerleridir. Bu ülkelerden hiçbiri NATO üyesi 30 ülke arasında değildir ayrıca.
Konumuz olarak bu ülkelerden biri olan Katar, doğalgaz rezervi açısından Rusya ve İran’ın ardından dünyanın üçüncü büyük rezervine sahiptir. Kişi başı milli geliri, Avrupa’nın en iyisi Lüksemburg’un 1,7 Türkiye’nin ise 4,5 katıdır. Adil gelir dağılımına ne kadar riayet edildiğini bilemeyiz. Kâğıt üzerindeki durum budur.
Katar, komşuları olan Arap ülkelerinden, kara ile tek bağlantısı olan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır tarafından 2017 yılı Haziran ayından beri tecrit ve ambargoya maruz kalmakta. En fazla gıda alımını Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden yapan Katar, ambargo nedeniyle zorda kalınca, Türkiye de, Katar’a gıda maddeleri göndererek, yüzde 90’ı ithalata dayalı Katar gıda sektörünün açığını telafi etmektedir.
2010 yılında Tunus’ta otoriteye karşı ayaklanma ile başlayan refah artışı ve demokrasi talebi temelli halk hareketleri Arap dünyasına yayılmış ve Mısır, Libya, Suriye gibi ülkelerde köklü değişimlere yol açarken diğer Arap ülkelerinde alınan önlemlerle bastırılmıştır. Bu siyasi ve silahlı ayaklanmalara ‘’Arap Baharı’’ adı verilmiştir.
Arap Baharı, her ne kadar demokrasi ve halkın refah seviyesinin yükseltilmesi amacıyla ortaya çıkmışsa da, sonunda on yıllardır otokrasi ile yönetilmiş, demokrasi kültürüne uzak ülkelerde, geçiş süreci tamamlanamamış ve yönetim boşluğuna yol açmıştır. Hatta Mısır gibi, Arap Baharı neticesinde yapılan seçimle iktidara gelen Muhammed Mursi’nin askeri müdahale ile baştan indirildiği de olmuştur.
Arap Baharı’nın bir sonucu da yıllardır Mısır’da baskı altında tutulan ‘’Müslüman Kardeşler Örgütü’’ üyelerinin serbest bırakılması olmuştur. Hatta başa gelen Muhammed Mursi’nin bu örgüte bağlılığı bilinmektedir. Örgüt delegeleri tarafından seçilen Mursi, başa geldiğinde İran, Çin ve Katar’la ilişkilerini geliştirmeye başlamıştır.
İşte bu durumda ülkelerindeki ayaklanmaları, aldıkları ufak ekonomik önlemlerle bastıran Arap Monarklar, Müslüman Kardeşler’i kendilerine rakip olarak gördüğünden Mısır’daki askeri darbeye ve Mursi’nin iktidardan indirilmesine açıktan destek vermişlerdir. Katar ise bu darbeye açıktan karşı çıkmıştır.
Kurulduğu 1928 yılından bugüne Laiklik karşıtı olan ve Şeriat yönetimini arzulayan Müslüman Kardeşler Örgütü’nü, Suudi Arabistan bugün terör örgütü olarak görmektedir. Katar ise aynı şekilde düşünmediğinden aralarındaki fikir anlaşmazlığı siyasi krize yol açmış ve bugünlere gelinmiştir.
Aynı zamanda ABD’de Suudi Arabistan gibi düşünmekte ve topraklarında bu ülkenin büyük bir askeri üssü ile binlerce askerini barındıran Katar’la ters düşmektedir. Görünen o ki Katar, Türkiye’ye yaptığı ekonomik yatırımların katbekat fazlasını yaptığı İngiltere ile ABD arasında ince bir sınır çizgisinde durmaktadır.
2014 yılı Aralık ayında, ‘’Türkiye Cumhuriyeti ile Katar Devleti arasında Yüksek Stratejik Komite kurulmasına ilişkin ortak mutabakat’’ ile ‘’Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Katar Devleti Hükümeti arasında askerî iş birliği’’ anlaşması imzalandı. Buna mukabil yıllar boyunca birçok askeri ve ekonomik yatırım anlaşmaları imzalandı.
Türkiye Cumhuriyeti, laik bir devlettir ve demokrasi vazgeçilmezlerindendir elbette. Bu yönüyle Arap Ülkelerinden farklıdır. Yine de Muhammed Mursi’nin ölümünün ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarının da, ekonomik işbirliğine yol açan faktörlerden midir bilemiyorum; fakat Katar dışında Körfez Arap Devletleri ile karşıtlığı Türkiye ve Katar için ortak bir bakış açısı olarak düşünülebilir.
Yabancı sermaye girişi, Doğu ya da Batı ülkelerinden olsun, ulusal güvenliğimizi ve birliğimizi riske atmamak, erdemlerimizden, değerlerimizden tavize yol açmamak kaydıyla ekonomik kalkınmaya katkıda bulunacaktır. Nihayetinde biz bir emperyalist devlet değil, aksine sömürülen ülkelerin mücadelelerinde örnek aldığı Kurtuluş Savaşı’nı barındıran bir tarihin temsilcisiyiz. Ekonomik politikaları siyasi, siyasi politikaları ise ekonomik bahanelerle şekillendirme becerisine sahip kapitalist düzenin acımasız tarafını sergilemekten ne mutlu ki aciz kalabiliriz. Bunu da dış politika ve ekonomide yetkin kimselerin görev almasını sağlayarak telafi edebiliriz.