Selfie: Postmodern Dünyanın Kıblesi
Özelde pozitivizm genelde ise modernizmin etkisi ile insanların, toplumların düşünme paradigmaları büyük değişimlere uğradı. Bu değişimden en fazla etkilen olgu ise din oldu. Din olgusu içinde ise en çok etkilenen “Tanrı”nın varlığı yokluğu meselesi oldu. Modernizm ile beraber insan Tanrı ile yer değiştirdi. Etkilenme-etkileme paradigması değişti. Bu değişim sonrasında inancın öznesi Tanrı değil pozitif bilim oldu. Bu durumuzun bir süre böyle devam etti; postmodernizm denilen ideoloji üretildiği ve modernizm bütün kavramlarıyla beraber saldırıya uğradığı zamana kadar. Postmodernizm başta ontolojik yani varoluşsal durumundan yola çıkarak her şeye saldırdı. Bu saldırı bir kültüre dönüştü ve insanlar teknik imkânların gelişmesi ile asosyal ve/veya anti-sosyal kişilikler haline gelmeye başladı, sosyalleşmeyi taparcasına önemserken.
Ali Bulaç postmodernizmi analiz eden ve üzerine yazılar yazan insanlardan birisi. Ali Bulaç yine bu konuda “Postmodern Kaosta Kıble Arayışı” adlı bir de kitap kaleme aldı. Bu kitap modernizm-postmodernizm dikotomisini genelden özele şeklinde analizleri de içinde barındırıyor. Bu kitapta şu şekilde bir postmodern ideoloji analizi yapılıyor: “ Postmodernizm, bir vazo gibi moderniteyi orta yere attı. Vazo kırıldı, parçalara ayrıldı ve ne olduğu ortaya çıktı. Postmodernizmin yegâne hayrı vazoyu kırmasından ibaret. Ancak postmodernizmin yeni bir vazo yapma düşüncesi yok, her bir parça kendi başına yeter diyor. Postmodernizm şehvetle ve iştahla kışkırtılmış bedenler üzerinden zihinlere ve ruhlara narkoz yüklemektedir. Dünya gezegeninin ortasındaki, çekim gücü yüksek merkez dağılmış durumda, her şey ve herkes uzay boşluğunda sanki.” İşte bu boşluk, kaos ortamında hakikatin merkezine insan/birey oturdu. Hakikatin ölçüsü insan haline geldi ve insan sayısı kadar hakikatin var olabilmesi söz konusu oldu. İnsan/birey hayatın tamamen öznesi haline gelme yolunda teknik imkânları sonuna kadar kullanarak emin adımlarla yürümeye devam etmektedir.
Selfie, gösteri ve tüketim merkezli yaşayan postmodern toplumun en önemli sembollerinden biri, aynı zamanda da postmodern ikonacılığın en önemli ritüellerinden biri haline geldi. Nitekim selfie bir yanıyla da modernizm sonrası hayatta Tanrı’nın yerine geçerek kendi kendine tapındığı iddiasının en önemli argümanlarından biridir.
Son birkaç yıldır hayatımıza giren bir fenomen var, selfie. İnsanlar ellerindeki cep telefonu ya da tabletlerinden sürekli kendi fotoğraflarını çekip çeşitli internet ortamlarında paylaşıyorlar. Yeni bir iletişim biçimi bu. İnsanlar gündelik hayat içinde sosyal durumlarını anlık olarak sunuyorlar ya da hiçbir bağlamı olmadan bir ‘imaj’a büründürdükleri portrelerini profillerine ekliyor, bunlar üzerine yorumlar bekliyorlar. İnsanlar şimdiye dek hiç olmadığı kadar kendileriyle meşgul oluyorlar, kendileriyle ilgilenilmesini istiyorlar. Dolayısıyla ‘selfie’ sadece kendi fotoğrafını çekme eylemine değil, kendilik saplantısına karşılık geliyor.
İnsanın kendini beğenmesi, sevmesinin saplantılı bir hal alması olan narsisizm, bugün modern insanın karakteristik bir özelliğidir. Eğitim sistemi, pedagoji ve diğer kültürlenme süreçleri bu durumu daha pekiştirici ve özendirici bir işlev görüyorlar. Suda yansıyan kendi görüntüsüne hayranlıkla bakan Narkissos mitinin yerini, tabletindeki kendi fotoğraflarına hayranlıkla bakan bireyler aldı. Genellikle ünlülere benzemek için verilen pozlarına bakarken sıradan insanların ruh durumunu en iyi ifade eden söz, “benim neyim eksik” olsa gerektir. Bu özgüvenle, insanlar kendilerinin çeşitli görsel imgelerini/imajlarını üreterek ve hatta oldukça cesur pozlarını çekerek Instagram, Facebook, Twitter, Flickr, Whatsapp gibi paylaşım sitelerine ekliyorlar. Böylece herkes kendini ünlü hissediyor. En azından var olduğunu ispatlamış oluyor; çünkü zamanımızda göründüğün kadar varsın. Postmodern dönemde Descartes’ın önermesini şöyle uyarlayabiliriz: “görünüyorum öyleyse varım”. Bu yüzden takipçilerinin olması ve hakkında yorumlar yapması varoluşsal bir önem taşıyor.
Daimi olarak çekilen selfieler, otoportreler, yeni doğmuş bebeklerin resimleri, yeni evlenen çiftlerin mutlu anları, eğlenen arkadaşların çılgın pozları, insanın kendisiyle ya da benliğiyle ilgilenmekten daha çok imajıyla ilgilendiğinin semptomlarıdır. Çünkü bir arkadaş çevresine girmekten, bir aşk ilişkisini başlatmaya, bir işe kabul edilmeye kadar her sosyallik biçimi kişinin pazarlanabilir olmasını gerektiriyor. Bu da imajın önemini arttırıyor; insanlar bu yüzden kişiliklerini, görgü ve birikimlerini geliştirmekten daha çok nasıl göründükleriyle ilgileniyorlar, sürekli farklı imajlarını üretip, bunları görselleştirerek paylaşıyorlar. Selfie, tüketim ve gösteri toplumunun bir semptomudur, ama diğer yanda ise postmodern ikonacılığın yeni bir ritüelidir. Nitekim selfie, bir yanıyla, Tanrı’nın yerine geçmeye çalışan postmodern insanın kendi suretine tapınmasından başka bir şey değildir.