Diyanetin Bu Mu Dünya?
2014 yılı istatistiklerine göre Türkiyede toplam 84 bin 684 cami varmış. Sıralamada İstanbul cami sayısı bakımından (3190 cami) birinci, Konya (3087 cami) ikinci sırada.
İlginçtir, mabetsiz şehir olarak ünlenmiş Ankara 2875 cami ile üçüncü sırada yer alıyor. Cami sayısı en düşük iller ise sırasıyla Tunceli (120) Yalova (155) ve Kilis (213) Camilerin büyük bir kısmı halkın dişinden tırnağından artırdığı paralarla yapılıyor. Fedakâr Anadolu insanı memleketinden büyükşehirlere göç eder etmez yerleşeceği yere ev kurmazdan evvel cami yaptırmak için kolları sıvamıştır.
Köyden kente göçen insanımız için camiler Müslüman kimliğiyle ayakta kalmanın sigortasıdır. Camiler fiziki varlıklarıyla kubbeleri, minareleri ve ezan sesleriyle bulunduğu muhitteki insanlara günlük hayatın karmaşası içinde unutulmaya yüz tutan kimliklerini ve benliklerini hatırlatırken aynı zamanda milletimizin bağımsızlığının nişanesidir.
Özellikle selâtin camiler mimari heybetleriyle semavi ve aşkın olanla zayıflayan rabıtamızı kuvvetlendirmeye devam ediyorlar. Cami avluları yaşlılarımız için hâlâ en güvenli, en mesut istirahat mekânlarıdır. Böylelikle hem musalliye hem de musallaya daha yakın durmuş oluyorlar.
Kimsenin kimseyi tanımadığı kentlerimizde ihtiyarlarımızın tek sosyal ortamları yine cami avlularıdır. Yani demem o ki bu gövdeye uygun bir ruh olursa cemaatle cemadat arasındaki farkı kolayca tefrik edebiliriz.
Camilere ruh üfürecek olan da önce imam sonra cemaattir. Lakin heyhat! İmamlarımızın büyük bir kısmı üzerlerinden fail-i meçhul yorgunluğu atmış değiller.
Buna coşku ve heyecan eksikliği mi desek bilmiyorum.
Oysa hayat zindeliğinin gölgesi ilk önce imamların, din tebliğcilerinin çehresine vurmalı değil midir?
Bunu geçtik. Camiler bir vakitten diğer vakte öyle sessizce dolup boşalan mekânlarmış gibi neden hayata doğru akmak için kendine mecra bulamıyor?
Camiler hayattan, hayat camilerden yalıtılmış.
Belli bir kültür düzeyinin üzerindeki Müslüman camianın cami ile irtibatı (Cuma namazı hariç) neredeyse yok denecek düzeyde.
Alışveriş merkezleri en izbe mekânları ayıp olmasın kabilinden mescit yaparken ne gariptir ki camilerimiz en geniş mekânlarını alış veriş merkezlerine, süpermarketlere ayırmakta bir beis görmemektedir.
Camilere ait mekânların eğitim-öğretim, sohbet ve halka dini rehberlik yapma yerleri olmasından daha yaraşır ve daha gerekli ne olabilir?
Diyanet İşleri Başkanlığı zaman zaman bu meyanda irade göstermesine rağmen özellikle din hizmeti kadrosunun yeterince dinamik olmaması sebebiyle bu çabalar belli ki akamete uğramaktadır.
İmamların özellikle yeni yetişen kuşakların diline ve idrakine hakkıyla vakıf olması, şehirli dil ve reflekslere sahip olması, mizah kabiliyeti, sanat duyarlığı gelişmiş olması zorunluluğa yakın bir sorumluluktur.
Geçtiğimiz günlerde AK Parti İstanbul milletvekili İsmet Uçmanın söylediği gibi söylersek: Önce Diyanetin zihni net olmalı.
Diyanet halkla çatışmamak adına dünden bugüne geri dönüşüm kutusunda tuttuğu hurafe, safsata ve İsrailiyat nevinden rivayetleri zihninden izale etmeli.
Sayın Başkan Mehmet Görmezin bu konuda gayret ve hassasiyetini bilsek de teşkilatın kalabalık ve karmaşık yapısı sebebiyle her kafadan bir sesin çıktığı bilinen bir gerçektir. Özellikle gençler nezdinde bugün İslam kimsenin çözemediği bir düğüm, kuyunun derinliklerinden kimsenin çıkaramadığı bir taş gibidir. Mutlak hakikat genç ve körpe beyinlere görece gerçeklik şeklinde yerleştirilmeye çalışılıyor.
Diyanet modern hayat içerisinde din elbisesini giyinerek dolaşan felsefi cereyanlara, ideoloji ve öğretilere karşı bir dil ve tavır geliştirmeli en basitinden bir mukavemet oluşturmalıdır.
Eğer halk Diyanetin sadece mizahına katık yapacak fetva hattına ilgi gösteriyor ve başkaca bir yönünü göremiyorsa bu kadar geniş kadro, geniş teşkilat ve geniş bütçeye sahip bir kuruluş için herhalde bizim de Diyanetin bu mu dünya deme hakkımız vardır.