Anne ve Dünya
Anne ve Dünya
Önce annemizi kaybettik güneşli bir mayıs günüydü. Hem de bir pazar günüydü hiç unutamıyorum. Saçlarımıza gün değe değe, bırakın baş tacı etmeyi evlerimize konuk bile edemediğimiz annelerimize kapitalizmin dayattığı ürünlerden birisini cicili bicili paketlere koyarak götürdük. Paketleri açmadan bir kenara koyan çizgili nur yüzlü annemiz, yıllardır yaptığı gibi bize seviniyormuş maskesiyle gülümseyerek asıl yapmak istediği şeyi yaptı. Kollarını bir okyanus gibi açtı, bir çınar gibi gönlünü gönlümüzün karşısına getirdi, bir büyük hasretle bizi kucakladı. Yüzündeki ifadeyi hatırlamıyoruz çünkü biz karşı tarafa bakıyorduk ve biran önce bu tören bitsin de bitmek bilmeyen koşturmacamızın arasına dönelim istiyorduk. O gözlerini kapatmış geceler boyu uykusuz kaldığı, bizi susturabilmek için bağrına bastığı günleri film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiriyordu. Ağladığımız susmadığımız, sustuysak da uyumadığımız onlarca günü yeniden hatırlıyordu. Hiç acele etmemişti, şu çocuk sussun da bende gidip yarım kalan uykumu tamamlayayım dememişti. Sabırla sükunetle başucumuzda beklemiş ve gözlerimizi kapatınca yanağımıza bir muhabbet busesi kondurmuş ve başını başımıza yaslayıp oğulcuğum rüyasında düşmesin diye bizi rüyalarımızda bile yalnız bırakmamıştı.
O bizim annemizdi, bir derya idi, bir çınar idi, bir yar idi... Gerisi ağyar idi.
Şimdi televizyon ekranlarında anneler görüyoruz, yavruları sınavlarda ter dökerken onlar kapı önlerinde ellerinde Kuran cüzleri, yada Yasinler oğullarının on katı ter döküyorlar. Kalplerini yoklasanız kıpır kıpır. Ağızları dua dolu, yavrum dediler mi binlercesi daha geliyor ardından. Üstad ne güzel özetlemiş;
Annesi gül koklasa, ağzı gül kokan çocuk;
Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk...
Neyi kaybettiğini hatırlayamayan insanlık uzun zamandır bocalamaktadır. Aslında sade annemizi değil, günlere hapsolan her şeyimizi kaybettik. Beton duvarlar arasında renkli camlar arkasında bir ömür tükettik ve geriye doğru döndük baktık. Koca bir hiç biriktirmişiz. Kırdığımız kalpler, kaybettiğimiz umutlar unutuşlara ve yok oluşlara dönüşmüş. Yarini aklından çıkaran var mıdır ki sevgililer gününde hatırlasın, ya annesini unutturanlar neden yılda bir gün hatırlasın isterler. Dünya bir sahne, bizler birer oyuncuyuz ama gelin görün ki ne senaryoyu biz yazdık, nede rollerimizi biz seçtik. Beyinlerimiz uyutuldu, uyuşturuldu, önce büyüklerimizi beğenmez olduk, sonra onların uzağına düştük, en sonunda ne mi oldu bizler büyük olduk. İşte o gün anladık ki Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmazmış. Ve hem annesini hem Bağdatını kaybetmiş bir dünya da yaşamak düştü payımıza. Günlerle sınırlı sevgiler akşam olunca özgürlüklerine kavuşurlar...
Ben annemi istiyorum, bir günlüğüne değil, bir ömür boyu. Başımı mezarıma koyuncaya kadar onun dizinin sıcaklığını hissedeyim istiyorum. Çok şey mi istiyorum.