Sevgili...
Sevgili... Gönlümüzü alan... Bizi kendine bağlayıp; gül ile bülbül gibi meftun kılan... Sen gittin gideli salavatlar dökülüyor, kalplerin tercümanı dudaklardan.
Sevgili... Mecnunuz sensizlik ikliminde... Hayır, hayır mecnunluk ne ki... Bu başka bir şey... Belki Ebû Bekir bilir, belki de Ali... Dahası bilen bilir... Bir hicrân ki, tarifi olmayan... Sözün özü; firak.
Sevgili... Bir zaman ki; ne işlediği belli, ne de durduğu... Ârafta olma hâli... Nalıncı keserinin ucunda hoyratça savrulmak da var... "Çöle İnen Nûr"un gül kokulu deryasında boğulmak da... Birincisinden nefret ediyoruz, ikincisine gıpta ediyoruz; ama nedense her defasında savruluyoruz.
Sevgili... Her savruluşumuzda hicab duyarak sensizlik iklimine sığınıyoruz. Başımızı dizlerine koyup, ellerimizi sevginin merhametiyle çarpan göğsüne dokundurmayı... Başımızdan kalbimize akan okşayışını... Seninle tekrar tekrar âlemlere yayılan "Lâ ilahe illallah" rayihasını... Hiçbir dilin terennüm etmediği duâlarını... Özlüyoruz.
Sevgili... Gözlerinden akan o nûrun, yanağımıza kondurduğun o bûsenin aşkıyla yanıyoruz. Dün gibi... Yarınlar oluyor bugün gibi... Zaman her şeyi öldürürmüş... Fakat biz hâlâ dipdiriyiz, Senin asrındaki gibi.
Sevgili... Uyanıkken dalıyoruz; gezdiğin, oturduğun, hislendiğin, sevindiğin, gözyaşı döktüğün coğrafyaya... "Medet, ey sevgili medet!.." diyoruz.
Kıtaları, ummanları, sahraları aşarak Sana geldik. Bir kez daha... Kirlenmiş, paslanmış sitarlarımızın içinde; saf ve çocukça halimize bakarsın diye... Kapındayız, baksan da bakmasan da...
Sevgili...