reklam
Sivas
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
11

Demokrasi ve İslam

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Demokrasi, demos(halk), krasi(yönetim) kavramlarının birleşmesi sonucu elde edilmiş bir kavram, bir yönetim biçimi. Kökeni her modern kavram gibi Eski Yunan’a dayanmaktadır. Eski Yunan’ın Atina polis/kent devletinde uygulanan bir yönetim biçimidir. O zaman halk kavramının içine vergi veren erkekler giriyordu ve doğal olarak yönetim, vergi veren erkeklerin yönetimi şeklinde tezahür ediyordu. Daha sonra reform, rönesans, aydınlanma ve Fransız İhtilali gibi olgular sonucunda dünya geneline yayılan bir yönetim biçimi haline geldi. Tarihsel serüvenleri açısından demokrasi her ülkedeki mahiyeti, uygulanış tarzı ve ortaya çıkış biçimi farklılıklar gösterdi. GiovanniSartori’nin “Demokrasi Teorisine Geri Dönüş” adlı eserinde, bir sosyal bilim hârikası olan kitabında bu mevzu uzun uzun anlatır. Bu kitabı sindire sindire okuyanlar, demokrasinin ucu açık bir tecrübe olduğunu, idealize edilmesinin, demokrasi tecrübesini sürdürülebilir olmaktan çıkardığını; hattâ onu son tahlilde faşizme gerekçe üretecek noktalara taşıyabileceğini anlar.

Demokrasi neden Doğu toplumları için kötünün, küfrün simgesi haline gelmiştir? Müslüman Doğu toplumlarında şöyle bir anlayış gelişmiştir: Saltanat dendiği zaman kimse rahatsız olmaz ve İslam aykırı yanları vurgulanmaz iken Demokrasi dendiği zaman küfür yaftası hemen vurulabilmektedir. Bu algının oluşmasının en önemli nedeni; İslam dünyasında bütün işgallerin ve sömürülerin “demokrasi” adı altında yapılmasıdır. Müslümanların dünya iktidarını kaybetmeleri ile demokrasinin dünyada yayılması aynı döneme denk gelmektedir. Halbuki saltanat Bizans’tan gelen bir sistemdir. Özellikle Hz. Muhammed döneminde yapılan Medine Vesikası ile görünen toplumsal konsensüs anlayışı/arayışı ve çabasının dışında, ayrıca Hz. Ömer döneminde uygulanan şuura sisteminden çok başka bir uygulamadır. Saltanat Muaviye’nin Bizans’tan örnek alarak oğlu Yezid’e devrettiği bir siyasal yönetim sistemidir.

Demokrasi’ye karşı duyulan bu algı sadece işgallerle ilgili midir? Tabi ki hayır. Çünkü demokrasinin tarihsel gelişim ve ortaya çıkış serüveninde burjuvazi sınıfı ile olan ilişkisi ve birbirini beslemeleri de bu alanda çalışan insanlar için önemli bir sorunsal olarak görülmüştür. Modern ulus devletlerin ortaya çıkmasında “zenginliği geliştiren ticaret, özgürlüğü geliştiren zenginlik, ticareti kolaylaştıran özgürlük ve devletin gücünü sağlayan ticaret” mottası demokratik ulus devletlerin sermaye sahipleriyle yapmış oldukları bu zımni anlaşmada, demokrasi karşıtlarının önemli argümanlarından olmuştur.

Özellikle Muhammed Hamidullah’ın çabaları ile Müslüman dünyaya tanıtılan Medine Vesikası, Hz. Muhammed’in uygulamaları ve özellikle Hz. Ömer dönemin uygulanan şuura sistemi aslında Hz. Muhammed sonrası İslam tarihinde saltanat kültürün egemen olmasına rağmen asıl olanın, bir kişinin yetkiyi göklerden/ilahi olandan alıp, sınırsız bir güç ile keyfi yönetiminden ziyade, toplumun yöneticilerini her an denetleyebildiği ve sorguladığı bir yönetim biçimidir. Bu yönetim biçimi Hz. Ömer’in bir hutbede “ben doğru/hak yoldan şaşarsam ne yaparsınız” sorusuna “seni kılıcımızla düzeltiriz” cevabını verebilen bir toplumsal yapının, denetim mekanizmasının hatta ortak bir aklın oluşmasıdır.

Hz. Peygamber ve Halife Ömer örneklerinde var olan siyasal yönetim biçimi demokrasi midir? Bu soruya doğrudan evet ya da hayır demek pek mümkün değildir. Çünkü demokrasi, toplumsal konsensüs, birlikte yaşama, ortak aklın oluşabilmesi anlamında saltanat sisteminden İslami olana daha yakın gözükse de; Batı’nın Doğu algısı ile Doğu toplumlarına tek-tip sistem pazarlama çabası, bu sistemi bir sömürü aracı olarak kullanması ayrıca ve en önemlisi demokrasinin pratikte burjuvazi/sermaye sahipleri ile olan ilişkisi bağlamında sorunlu bir yanı bulunmaktadır. Demokrasinin bu olumsuz yanına seçim süreçlerinde algı yönetimi ve toplumun tercihlerinin manipüle edilebilmesi bağlamında da teknoloji/sermaye işbirliği bağlamında önemli açmazlarının olduğunu da gözardı etmemek gerekir.

Velhasıl demokrasiyi Medine Vesikası’nın toplumsal konsensüsü ve Halife Ömer’in şuurası bağlamında ideal bir sistem olarak görmek yanlış olacağı gibi tersinden tarihi tecrübenin saltanat olgusu üzerine oturması bağlamında da demokrasiyi saltanata, tek kişinin keyfi/sorgulamaz yönetim biçimine de tercih etmek adaletli/İslami bir yaklaşım olmayacaktır. Son tahlilde Türkiye toplumu özelinde ve Müslüman coğrafya açısından halkların inisiyatif aldığı, farklı olanla (öteki ile) ortak yaşam alanlarının üretildiği, bireylerin bilinç düzeylerinin yüksek olduğu, algı yönetimlerinin en aza indirildiği bir sistem, isminin ne olduğun pek önemli olmadığı, ancak sosyal adaleti önceleyen bir yönetim biçimi daha sağlıklı olacaktır. Bunun içinde tepeden inmeci, jakoben bir dönüştürme yerine toplumsal ıslahın ön planda olduğu, bilinçli bireylerin oluşturduğu bilinçli bir toplumun devlete evirilmesi olarak özetlenebilir. Yani doğru bir siyasal sisteme gidiş Said Halim Paşa’nın da vurguladığı gibi yukarıdan aşağıya değil aşağıdan yukarıya şeklinde olması gerektiği unutulmamalıdır.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...