Baba ve Kibir
Birçok toplum bilimci ya da toplum psikanalizcisine göre 1789 Fransız İhtilali ?baba?lara karşı yapılmış ve kazanılmış bir devrimdir. ?Baba?, bu ihtilalle haddini bilmiş ve tarihin içinde hayatın her alanından çaldığı tüm rolleri tek tek terk etmeye başlamıştır. Avrupa toplumu o dönemde Kilisenin, Kralın, toplumsal katı kurumların temsil ettiği ?baba? figürüne bir isyan başlatmış ve bu isyanı kazanmıştır. Kazanılan bu isyanla beraber bu toplumda bilim, sanat, din, edebiyat birmetamorfoz geçirmiş ve olumlu anlamda başkalaşmıştır. Bu değişimin en büyük örneklerini Avrupa´nın on dokuzuncu yüzyıl edebiyatında rahatlıkla görebiliyoruz.
Bu metinde geçen ?baba? kavramı biyolojik bir olgunun karşılığı değil; Freud´un Oedipus ya da Elektra Kompleksi ile kavramsallaştırdığı şeydir. Freud, çocuğun gelişim aşamasından itibaren ?baba? olgusu üzerinden otoriter bütün olgulara bakış açısı geliştirme sürecinden geçtiğinden bahseder. Bu aşamada gelişen bakış açısı çocuğun kendi babası başta olmak üzere devlet ve Tanrı algısının nasıl tezahür edeceğini açıklamaya çalışır. Freud bu durumu şu şekilde anlatmaktadır: ?Psikanaliz, bize baba kompleksi ile Tanrı inancı arasındaki yakın bağlantıyı öğretti. Ayrıca Tanrı´nın yüceltilmiş babadan başka bir şey olmadığını ve birçok gencin babalarının otoritesinden kurtulur kurtulmaz dini inançlarını kaybettiklerini gösterdi. Psikanaliz sayesinde din ihtiyacının köklerinin çocuklukta yaşanan komplekslere (oedipus ve elektra kompleksleri) dayandığını öğrendik. Artık her şeye gücü yeten Tanrı ve tabiat ana imajlarının çocuklukta tecrübe edilen baba ve anne imgelerinin yüceltilerek tekrar canlandırılmasından başka bir şey olmadığını biliyoruz.? (Freud, Art andLiterature, PenguinBooks, New York 1990, 216-217). Bunun doğru bir din tanımı olmadığını söylesek de yaygın tasavvurların ana inşa edicisi olduğunu inkâr edemeyiz.
Charles Dickens´in ?Büyük Umutlar? adlı eserinde romanın başkahramanı olan yetim Pip ile ilgili şöyle bir olay anlatılmaktadır. Pip, köyde demircilik yapan üvey babasının yanında çırak olarak çalışmaktadır. Birden Pip´e bir burs çıkar ve Pip Londra´da centilmenlik eğitimi almaya gider. Pip Londra´da eğitim almaya başlar, köylü aksanı kaybolur ve diksiyonu düzelir, olağanüstü bilgi sahibi biri olur. Pip bilgili, görgülü, giyinmeyi bilen bir centilmene dönüşür. Aradan yıllar geçer, Pip bir kulüptedir ve o köylü, aksanlı/şiveli babası ziyarete gelir. Pip bütün görünüşü ile centilmen bir kişidir. Babası köylü kasketi ile yanına gelir. Köylü aksanıyla onu görmeye geldiğini söyler. Pip hiç konuşmaz, rezidansına kadar gider, babası onu takip eder. Sonra gelen adama ne istediğini sorar. Adam o an anlar, bu kıyafeti, konuşma tarzı ve hareketleriyle onu utandırdığını, onu mahcup ettiğini ve Pip´den özür diler. Sonra adam çeker gider. Aradan uzun bir süre geçer. Centilmen Pip, yetim Pip´i himaye eden koruyan, okutan üvey babasına bir mektup yazar. Bu mektupta mahcup olduğunu, karşısına çıkacak yüzü olmadığını, özür dilemek ve onu ziyaret etmek istediğini söyler. Pip üvey babasının yanına gider, özür diler, babasından af diler ve birbirlerine sarılırlar. Babası Pip´e: ?Affetmek ne demek, sen ve ben bu dünyadaki en iyi arkadaşlarız?, der.
Başka bir hikâyede ise bir adamın yaramaz ve haylaz bir oğlu vardır. Oğlunun her yaramazlığında babası onun adam ol(a)mayacağını söyler. Babasının bu sözü oğlunun çok zoruna gider ve üzülür. Yine aralarında çıkan bir tartışmadan sonra bu haylaz çocuk alır başını İstanbul´a gider. Okumuş, sınavlara girmiş ve kendi yaşadığı şehre vali olmuştur. Koltuğuna yerleşir yerleşmez babasını çağırttırmış. Babası gelince: ?Ben kimim?? diye sormuş. Babasının: ?Vali efendimizsin? cevabına, ?Hayır! Ben senin adam olmaz dediğin oğlunum? demiş. Valinin kendi oğlu olduğunu öğrenen yaşlı adam: ?Ben sana vali olamazsın demedim; adam olmazsın dedim. Yaşlı bir insanı ayağına çağırtmaya utanmıyor musun?? der.
Bu iki hikâye Türkiye ve Avrupa toplumunun ?baba? figürlerini ortaya koymaktadır. Bizde ?baba? sürekli çocuğunu odun yontar gibi yontan, ona istediği şekli vermeye çalışan, olmama ihtimaline karşında suçu üzerinden atmak için en kötüyle çocuğu yaftalayan kişidir. Çocuğuna yüklediği kindarlığın kendisine yansımasına tahammül etmez, edemez. Armudun dibine düşmesi rahatsız eder onu. Bir devlet büyüğüne ?Efendim? derken, çocuğu olduğunda bu kişiyi aşağılamayı eksik etmez ve bu paradoksu kendine toplumsal anlamda sorgulanamaz bir ilke edinir.
Charles Dickens´in ?baba? örneğinde, örnekleminde kendisinden yüz çeviren, kendisini küçük gören, ondan utanan evladına diyor ki, ?sen ve ben bu dünyadaki en iyi arkadaşlarız.? Bu söz Avrupa´nın kalbine kazınmış ve en temelden hegemonik ?baba? zihniyetini yerle bir etmiştir. Çocukların, ailelerinin doğal köleleri, kirli duygusal geçmişlerinin birer telafisi değil; kendi başlarına mücerret bir varlık olduğunu kabul ettirmiştir ve o kibirli baba figürü yıkılmıştır.
Bu yüzden Avrupa´da hukuk adamları ve yöneticiler varken biz de hala karizmatik lider ve lidere tapınma psikolojisi hâkim. Siyasi liderlerin, devletin, sanatçıların ?baba? olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Herkesin eşit ancak bazı insanların daha eşit olması gayet normal; ancak unutmamak gerekir ki her otoriterlik iddiası ve girişimi kendi anarşisini ve anarşistini yaratacaktır. Bu olguya da etkiye tepki prensibi ya da toplumsal aksülamel denmektedir.