İnsanın şerefi neresidir?
Türkçe sözlüğe baktığımızda, sevgili ile uçurumun aynı şey olduğunu görüyoruz. Dünya böyledir işte: Hem sevgili, hem uçurum...
Her insanın kalbine, zihnine, ruhuna yuva kuran şeyler vardır. Bunlar insandan insana değişir. Kimine dünya malı, kimine şehvet, kimine dava, kimine başka bir şey yuva kurar. Bunların ne olduğuna iyi bakmak ve karşımızdakine ona göre tavır almak icap eder.
Mesela bir insan, durmadan kendini pazarlıyorsa, bir anlamda kendi kendisinin şeyi olmuşsa, elbette ondan uzak durmak gerekir.
Kırklar dergisi yıllarında, on küsur dergide birden çalışmaları yayınlanan bir edebiyatçı, bizde de bir şeyler yayınlatmak istiyor ve davet bekliyormuş. Ona, şu haberi gönderdim: "Her isteyene verenden ben bir şey istemem."
Tamam, kabul... Bazen, "Lehimize olan şeyleri bulabilmek için, aleyhimize olan şeylere katlandığımız da oluyor." Yani, oradan veya o kişinin yanından bir çırpıda uzaklaşma, kurtulma imkânımız olmayabiliyor.
Bir insan, bir yandan davadan ve fanilikten bahsediyor; bir yandan da taşınmaz mal ve kıymetli evrak peşinde koşuyorsa, burada bir sorun var demektir.
İkisinden birini seçmek zorundasınız. Tek evlilik şart...
Bir İslam büyüğü, "Eşyadan eşyaya seyahat edip durma" diye nasihat eder.
Bir başkası da, "Hürriyet, maddi şeylerin kölesi olmamaktır" der.
Hem hürriyet, hem maddiyat...
Hem kahrolsun Amerika, hem yaşasın Dolar...
Böyle olmaz.
Bir insana dünya malı yuva kurmuşsa, onun itibarlı bir hayat sürmesi zordur. Hele ondan hakkaniyet beklemek, beyhude bir bekleyiş olur.
Bu yüzden olsa gerek, dünyaya yönelen insanların sayısı arttıkça, hakkaniyet kelimesini kullananların sayısı da azalıyor. Sahi, bu kelimeyi en son ne zaman duydunuz veya kullandınız?
Bu yüzden olsa gerek, kişi başına düşen insan sayısı her geçen gün azalıyor. Sadece şu ve şu muhitlerde değil, her yerde!
Başkalarının hayatlarıyla, yapıp ettikleriyle o kadar meşgulüz ki, neredeyse kendimizi unutmuşuz. Veya unutmak üzereyiz. Bir yeri veya topluluğu düzeltmek istiyorsak, önce kendimizden başlamalıyız.
Ali Çolak ın Bilmem Hatırlar Mısın isimli kitabını okurken, şu paragrafın altını çizdim:
Hz. Ebubekir, bir gün hararetle, bir bardak su ister. Su getirilir; öylece bakar ve elinin tersiyle iter bardağı, "istemem" der. Sorarlar; hem su istediniz, hem de geri çevirdiniz, neden? "Dünya" der, "Bir bardak su suretinde göründü bana, kendini kabul ettirmek istedi, ben de onu geri çevirdim."
Belki, şu saatten sonra, böyle bir tavır sergilememiz mümkün değil. Fakat en azından, ikinci, üçüncü bardağı reddetmesini bilmemiz gerekiyor.
Mehmet Tepe, Dergâh dergisinde yayınlanan son şiirinde, "Tanrım, nasıl geçer, bir ölünün ilk günü?" diye soruyor. En azından, bu soruyu ayda bir kez olsun kendimize sormamız icap ediyor.
Evet, kendimize bir bakalım... Aynaya bakmak, terk-i edeptir. İşte bu yüzden, başka türlü bakalım.
"Her meseleye cevap veren, her gördüğünü kucaklayan, her bildiğini anlatan bir kimse miyiz?" Böyleysek eğer, bunun devamı da var. Ataullah İskenderi diyor ki: "Her meseleye cevap veren, her gördüğünü kucaklayan, her bildiğini anlatan bir kimse mi gördün, derhal oradan uzaklaş." Çevremizdeki yalnızlık, zirvede olduğumuz için değil, belki de bundan dolayıdır.
Haydar Ergülen, bir sohbet esnasında, "Namuslu olmak, kimsenin hayır diyemeyeceği bir şeydir" dedi. Bu söz sonuna kadar doğru. Fakat bir şartla... Namuslu olmaya evet diyebilmek için, bazı şeylere hayır demek gerekiyor.
Mesela bir insan, "Yaşamak yetmez bana" derken, neyi kastediyor?
Bu sorunun cevabı o kadar önemli ki, işte bunu anlatamam. Sizin anlamanız gerekiyor.