Bu ceza size yeter...
Mareşal Fevzi Çakmak`ın rakamlarına göre, Birinci Dünya Savaşı boyunca, Osmanlı Devletine, daha doğrusu Türkiye`ye, tam teçhizatlı altı milyon düşman askeri saldırmış. Bir de buna içimizdeki hainleri ekleyin.
Türkiye`nin toplam İslam nüfusunu ve savaşabilecek erkek sayısını da kabaca hesap edin.
1877`de Türk-Rus Harbi`nden, 1897`de Türk-Yunan Harbi`nden, 1911`de Türk-İtalyan Harbi`nden, 1912-13`te de Balkan Harplerinden çıkmışsın. İnsanların yorgun, yaralı ve fakir... Eskilerin tabiriyle, "memlekette erkek kalmamış."
İşte böyle bir millete, altı milyon düşman askeri saldırıyor. Ve şu şekilde:
Çanakkale muharebeleri sırasında, bazı cephelerde bir metrekareye düşen mermi sayısı, kimi kaynaklara göre 6,000 (altı bin), kimi kaynaklara göreyse 6,200 (altı bin iki yüz).
İnsanın kanı donuyor, değil mi?
Evet, Hıristiyan Batı, iki yüz seneyi aşkın bir süre, bütün gücü ve kiniyle Türkiye`ye saldırmıştır. Türkler söz konusu olduğunda, ne kural dinlemişlerdir, ne de insan hakları. Daha geniş bilgi için Çanakkale`de kullanılan kimyasal gazlara; İngiliz esir kamplarında kör edilen Türk askerlerine ve bunlar gibi onlarca örneğe bakabilirsiniz.
Türk tarafı, nefsi müdafaa olarak tanımlayabileceğimiz bazı refleksler göstermiştir, göstermeye de devam ediyor.
Hıristiyan Batı`nın gerçek kimliği milli hafızamızda öyle bir yer etmiştir ki, hiçbir hükümet veya hiçbir politika, bunu değiştiremez, söküp atamaz.
Bir örnek verelim: Türkiye`deki bazı çevreler, her fırsatta Diyanet`i eleştiriyor, camilerin çok olmasından falan yakınıyorlar. Hatta bazen, eleştirilerini din düşmanlığı boyutuna kadar vardırıyorlar. Ama İsviçre`den minare yasağı gelince, bu çevreler, en az bizim kadar seslerini yükseltip İsviçre`ye ateş püskürdüler.
12 Eylül Harekâtı`na birkaç ay kala, önemli bir diplomatımız, "Ülke, yeraltından işgal edilmiştir" şeklinde beyanat verip itirafta bulunmuştu. Anadolu`yu işgal edemeyenler, İstiklal Harbi`nden sonra yeraltına inmiş ve faaliyetlerine kaldıkları yerden devam etmişlerdi. Devletin askerine, polisine ve milli değer olarak kabul edilen isimlere kurşun sıkan yasadışı örgütlerin birçok tepe yöneticisinin Ermeni olması, elbette boşuna değildi. Veya vatan hainlerinin, milleti ve devleti soyanların hemen Avrupa`ya kaçması, Hıristiyan Batı`ya sığınması ve orada gül gibi yaşayıp gitmesi...
İstiklal Harbi ile yerin üstünü düşmandan az çok temizledik. Fakat yerin altı düşman kaynıyor.
Bingöl`de otuz üç silahsız ve savunmasız askerimizin şehit edilmesinde bile, ister istemez, yabancı parmağı aradık, arıyoruz.
O askerlerin vücudundan tam 1,547 (Bin beş yüz kırk yedi) mermi çıktı.
Çanakkale`deki kin ile bu kin aynı...
(Bir de şu: Bu katliamı gerçekleştiren canilerden altısı ölü ele geçirilmiş ve bunlardan ikisi sünnetsiz çıkmıştı.)
1993 yılında, tam işler düzelecekken, yoluna girecekken, böyle bir katliam oldu.
Tokat`ta da neredeyse aynısı...
Fener Rum Patriği, "Türkiye`de çarmıha gerilmiş gibiyiz" deyince, üstelik bunu Amerika`da deyince; elbette sadece bunları düşünmedim.
Başka şeylerin yanı sıra, şunları da düşündüm:
Bu millet, bu devlet; Fener Rum Patrikhanesi`nin olduğu sokağa Dr. Sadık Ahmet, önündeki caddeye de Şehit Abdülezel Paşa adını verdi.
Bu ceza size yeter!
Sokağa her adım atışınızda Sadık Ahmet`i, caddeye her çıkışınızda Şehit Abdülezel Paşa`yı göreceksiniz!
Bu arada, sokağınızın ve caddenizin ismini değiştirmeye çalıştığınızı ve bundan sonra da çalışacağınızı biliyoruz.