Dışarıda kar yağıyor, güneş gülümsüyor ve ben düşünüyorum
Bilgisayarın bulunduğu masaya sandalyeyi çekerek oturdum, Bilgisayardan önüme bir Word sayfası açtım. Ellerim Klavyenin üzerinde. Ancak Word sayfasının bana bakan beyaz cam ekranına dalıp gitsem de, nafile.(Bu cümle birkaç yıl önce yazılmış olsaydı, her halde şu şekilde yazılırdı: Elime bir kâğıt ve bir kalem aldım. Ancak önüme koyduğum kâğıdın bana bakan beyaz sayfasına dalıp gitsem de, nafile.)
Neyse, işin esasına dönecek olursam; aklımda, ? ne yazacağıma dair? hiçbir bilgi yok. Bu yüzden bu satırları yazarken de, kafamı kaldırıp evin penceresinden dışarı baktım. Dışarıda ise; yağan kar ve aynı zamanda insana gülümseyen bir de güneş görünüyordu.
Kar ve güneş beraber olmuşlar ve sanki bu beraber olmaktan da mutlu gibiydiler. Oysa işin esasında birinin varlığı diğeri için hiçte arzu edilen bir durum değildi, tabiî ki. Ama olsun halleri;?biz birbirimizden gayet memnunuz.?Sizler kendi halinize bakın! Diyen bir his veriyordu insana.?Bizler birinin varlığı diğerine hiçte hoş görünmez gibi algılanan iki nesne olmamıza rağmen? ?Bizi yaratanın takdiri ile sizlere sevimli olarak görünürken, sizler cüzi irade sahibi olan insanlar; haliniz halleriniz bakın. ?içler acısıdır halleriniz??görmüyor musunuz, fehmetmiyorsunuz??diyorlardı -adeta- lisan-î halleri ile.
Onların bu lisan-i halleri ile söylediklerini düşündükçe? Neler gelmiyordu ki insanın aklına?
Sair milletlerden olan insanları bir kenara bırakın, kendi ülkemizin de mensubu olduğu; Müslüman coğrafyasındaki hal ve etvarlarımız, akla hücum ettikçe? ? ne çok hüzünler doluyordu o anda gönlüme ve nice acılar hükmediyordu ruhuma!?
Oysa bizim; ??Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü´mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i´tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.?(Mektubat, Sayfa 255)
Bu ikazlar yapılırken anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Ey vah! Yoksa bu ikazda belirtildiği gibi; kalbimiz mi öldü, aklımız mı söndü?
Yoksa aklımız birilerine mi teslim edildi? Çağımızın icadı olan sosyal medyada yapılan yorumlara baktıkça okudukça eyvahlar demekten alamıyor insan kendisini?
Anlamsız savruluşlar? Tutarsız fikirler? Dün ve bugün hesaba katılmadan yaşanan tecrübelerden alınmayan derslere rağmen yarına yönelik yorumlar?
Ne oluyor bize? Kulaklarımız damı duymuyor, gözlerimizde mi görmüyor? Nice gerçek dışı söylenen sözler karşısında? O kadar övünmelerden ve alınan hazlardan sonra, tamda onların gerçek hallerinin tezahürleri gayet açıkça ortaya dökülürken? Hiç mi doğru ve yanlışlara dair bir kıyaslama yapılmayacaktır?
Kolay cümleler? Yalan teviller? Bizim doğru ve dürüst bir düşünce sahibi olduğumuzu mu ispat eder sahi?
Kâinat ve küreleri birbirine bağlayan manevi zincirler bizleri niçin birbirimize bağlamamaktadır. Ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih etmemizin başka ne gibi bir sebebi olabilir ki?..
Yâda muhabbete karşı olan düşmanlığa ne dersiniz? Köyümüz bir, devletimiz bir, memleketimiz birken? Niçin acılarımız ayrı mutluluklarımız ayrı. Birimizin mutluluğu diğerimizin hicranı, birimizin kahrı bir başkasının huzuruna niye hizmet ediyor?
Halıkımız birken, Malikimiz birken, Mabudumuz birken, Hem sonra; Peygamberimiz, dinimiz birken! Nasıl oluyor da Müslümanlar birbirini aynı cümleyi, aynı haykırışlarla söyleyerek katletmektedirler?
Dışarıda kar yağıyor, güneş gülümsüyor ve ben düşünüyorum. İyi ve güzel günler dileği ile?