Milli duygular
Bizde din, öncelikli olarak kanaat ve bereket demektir. Anadolu`daki işyeri isimleri bile konuyla ilgili esaslı bir fikir verebilir: Kanaat Bakkaliyesi, Bereket Lokantası vs.
Evlerimizdeki durum da budur. Nasihatler hep kanaat ve bereket üzerinedir: Yüzünü yıkamadan mutfağa girersen, evin bereketi kaçar. Sofraya besmelesiz oturursan, lokmana şeytan ortak olur. Yemek yerken sol elini kullanırsan, doymak bilmezsin. Kanaat en büyük hazinedir vs.
Biz böyle büyüdük, çocuklarımızı da bu şekilde büyütme gayreti içindeyiz.
Sadece yediklerimizin, içtiklerimizin değil, işlerimizin ve ilişkilerimizin de bereketi vardır veya yoktur.
Bir işin bereketli bir şekilde sonuçlanabilmesi için, halis niyet şarttır. Ama gelin görün ki, kardeşler arasındaki işler ve ilişkilerde bile bereket kalmadı. Ana bir, Baba bir, Allah bir; sonrası ise iki, üç, dört...
Sadece gündelik hayatta ve siyasette değil, milli duygularda da bir bereketsizlik, kanaatsizlik yaşıyoruz.
Mesela Dünya Halter Şampiyonası`nda birinci olan hanım haltercimiz, "bize üvey evlat muamelesi yapıyorlar" diye feryat ediyor.
Şikâyeti, ödül yönetmenliğiyle ilgili...
Bildiğim kadarıyla, dünya şampiyonu olan sporculara 1,000 adet Cumhuriyet Altını veriliyor.
Böyle bir meblağı az bulan haltercimiz, `haklı` olarak milli basketçilerimizi örnek gösteriyor. Dünya ikincisi olan basketbolcuların aldıkları ödül, adam başı İki Milyon Türk Lirası`nı aştı. Bu da kabaca Beş Bin Cumhuriyet Altını eder.
Zenginin malı, züğürdün çenesi durumuna düşmemek için, sadece şunu söyleyip ödül bahsini kapatalım: Milyon dolarlık sözleşmelere imza atan basketçilerin, devletten `üç kuruş` fazla koparmak için gösterdikleri çaba, bize mahsus bir davranış biçimi değildir.
Bize mahsus olan davranış biçimine gelince...
Namık Kemal`in Vatan Yahut Silistre isimli eserinin 1969 tarihli nüshasını okuyanlar, orada şöyle bir paragrafla karşılaşacaktır:
"Eserdeki karakterler arasında tarihi gerçekliği en çok bilinen, Abdullah Çavuş`tur. Asıl adı ise Mustafa Çavuş`tur ve Manisa`nın Menemen kazasının Emirâlem köyündendir. Silistre Savaşı`na katıldığı zaman yirmi, yirmi beş yaşlarında idi. Savaştan sonra hükümet kendisine maaş bağlamış, fakat çalışabilecek durumda olduğu için devlete yük olmak istememiş ve bu maaşı kabul etmemişti. Aradan tam elli beş yıl geçtikten sonra, 1909 yılı Ağustos ayında, Mustafa Çavuş, bir gün İstanbul`a çıkagelmiş ve hükümet kapısına dayanmıştı. Yaşı seksene yaklaştığı için çalışacak hali kalmamıştı. Bu sebeple, hükümetin vaktiyle kabul etmediği yardımına artık lüzum görüyordu. Hükümet dileğini yerine getirdi ve Mustafa Çavuş köyüne döndü."