reklam
Sivas
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
14

Cemaate hasret cami

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Cemaate hasret cami

Başlığı okuduğunuzda aklınıza birbirinden farklı ve olumsuz şu çağrışımlar gelebilir; "yıkılmıştır, yakılmıştır, satılmıştır, meyhane ya da müze yapılmıştır..." Hayır, aklınıza gelebilecek bu tür örneklerin hiçbirinden söz etmeyeceğim. Fatih in fetih esnasında otağını kurduğu yerden, Topkapı ve Trakya Otogarı na uzun yıllar ev sahipliği yapan mekândan, 70 li yıllarda Türk sinemasına yaşamın içinden platoluk yapan doğal setten, dahası Millî Gazete nin büyüyüp geliştiği Çayhane Sokağın ilerisinde yalnızlaştırılmış bir tarihî mâbedden bahsedeceğim.

Hey gidi Topkapı hey; hayallerin başlayıp, hayallerin son bulduğu duraktı bir zamanlar... "Taşı toprağı altın" deyip koşa koşa İstanbul a gelenlere, simsarlar tarafından yaka paça derst edilen saf yolculara, "bul karoyu, al parayı" numarasıyla yolunu bulanlara, "memleketime gideceğim yardımcı olur musun abiii!.." deyip de bir türlü memleketinin yolunu bulamayanlara, Bit Pazarı nda fellik fellik yitiğini bulma telâşında olanlara ve dahi bilimum kalabalıklara yıllar yılı sessizce tanıklık etmişti şimdilerin ıssız Topkapısı.

Topkapı Kalekapı dan Takkeci İbrahim Ağa Camii ye doğru ilerlerken yukarıdaki kareler bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu. Eskiden zamanın koştura koştura aktığı bu yol güzergâhında hayat sanki oturmuş dinleniyordu.

"Buz gibi limanota" diye çığırtkanlık yapanlar olmadığı gibi, hiç kimse kaçan otobüsünün arkasından ıslık da çalmıyordu. Ali Avaz, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Ahmet Kaya, İbrahim Tatlıses, Küçük Emrah ve Abdullah Papur un kulak ve gönülleri hırpalayan bol acılı kasetleri zaten çoktan sırra kadem basmıştı. Sessizliği sadece Edirnekapı istikametinden gelip Topkapı daki son durağa doğru ilerleyen tramvayın ray gıcırtısı bozuyordu.

350 dönümlük Topkapı Şehir Parkı, sur boyunca adeta yeşilin bütün tonlarının sergilendiği açık hava müzesi gibi uzanıyordu. Rengarenk çiçekler, Çin Seddi ni andıran taş duvarlar, çocukların neşelendiği trafik eğitim parkı, fethin canlandırıldığı 1453 Panorama Müzesi, seyir terası, henüz kimseciklerin keşfetmediği yürüyüş parkurları, su şırıltısıyla insanı dinlendiren havuzlar, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Başkortostan, Türkmenistan ve KKTC kültür evleri, lezzet durağı Türk Dünyası Zinnet Restoranı, İBB Kültür A.Ş., yeşil çimenler arasında yavaş yavaş boy göstermeye başlayan çam, ıhlamur, incir, akasya, çınar, defne, çınar ve çitlembik ağaçları dünden habersiz bugünü yaşıyordu. Açıkçası burada çoğu şey mâziye gömülüp gitmişti. İleride dönüşüme ve yıkıma hâlâ direnen Takkeci İbrahim Ağa Camii hariç. Çünkü o, gücünü mâziden alıp âtinin hayallerini kurarak ayakta kalmayı başarabilmiş bir hikâyenin figürüydü.

Uzun dönem Halveti Tekkesi olarak kullanılan Takkeci İbrahim Ağa Camii nin bânisi, İstanbul Topkapı surlarının dibinde takva üzere yaşayan fakir bir takkeciymiş. Geçimini fes, kalpak ve namaz takkeleri örüp bunları satarak temin edermiş. Bulunduğu civarda cami olmadığı için bir cami yaptırma sevdası yüreğinde kor gibi yanar dururmuş. Birgün rüyâsında nûr yüzlü bir zât görmüş. O zât Takkeci İbrahim Ağa ya: "Rızkın hurma ağacına sarılı iki salkım üzümdedir, Bağdat a git" demiş.

Takkeci İbrahim Ağa üç defa aynı rüyâyı görünce Bağdat a giden kervanlardan birine katılmış. Bağdat a vardığında bir handa oturup heybesinden çıkardığı kuru ekmeği yemeye başlamış. Onun bu miskin durumu karşısında oracıkta bulunan asmadan üzüm salkımları ikram edilmiş. Bağdat a nereden geldiği sorulmuş. O da: "Bir rüyâ üzerine İstanbul dan buraya geldim rızkımı yedim, dönüyorum" demiş.

Bu arada aylar süren yol yorgunluğunun etkisiyle oturduğu yerde uykuya dalıvermiş. Daha önce rüyâsında gördüğü zât Takkece İbrahim Ağa ya tekrar gözükmüş ve ona şöyle seslenmiş: "Be adam rüyâda görülen iki salkım için İstanbul dan Bağdat a mı gelinir? Ben Takkeci İbrahim Ağa nın İstanbul sur dibindeki evinin altında gömülü iki küp gördüm de İstanbul a gitmedim..."

Rüyâdan heyecanla uyanan Takkeci İbrahim Ağa hemen İstanbul un yolunu tutmuş, tarif edilen yerdeki altınları bulmuş ve bugün hüzünlü hikâyesine tanık olduğumuz Takkeci İbrahim Ağa Camii ni yaptırmış. Takkeci İbrahim Ağa bu camide iki sene ibadet ettikten sonra 1594 yılında vefat etmiş.

Takkeci İbrahim Ağa Camii nin temel taşı bir rüyânın bereketiyle atılmıştı. Sıbyan mektebinde ilim erbâbları yetişmiş, sebilinden nice insanlar kana kana suyunu içmişti. Seccadesini yüzyıllar boyunca hep sıcak tutmuş, alınları ve duaları her daim ısıtmıştı. Fakat bu ulu mâbed şimdi ıssız, sabah ve yatsıda duasız, cemaatsizlik ikliminde yapayalnız. Yanı başındaki mezarlıktaki sessizlik, kubbesinden inerek sinmiş Takkeci İbrahim Ağa Camii nin her tarafına. Cemaatin yerine sessizlik ve yalnızlık saf tutmuş bütün namazgâha.

Burası genellikle Cuma günleri bayram yeri... Kemer aynalarını süsleyen ayetler, mermerde şaheserleşen minber, göz kamaştıran çiniler, süslemesiyle dikkat çeken ahşap kubbeyi ayakta tutan sütunlar, kündekâri işlemeli cümle kapısı artık sadece bu vakitte cûş-u hurûşa erişmekte.

Sonrası yalnızlık...

Sadece ara sıra yanı başındaki parkta oynayan çocuklar hâlâ bir umut bu mâbed için...

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...