reklam
Sivas
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
11

Ölülerine kıymet vermeyenler...

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

“Düşlerimizi Süsleyen Derviş”le geçen hafta başladığımız yolculuğumuza kaldığımız yerden devam edelim. Derslerle dolu yol hikâyesinden hissemize neler düşecek, bakalım...

***

Anadolu’nun bir çok beldesini gezen, “İcadî” ve “Cehdî” mahlasıyla şiirler yazan Ruhsatî, isyancı bir kişiliği olmamasına rağmen, devlet büyüklerine yazdığı taşlama şiirlerinden dolayı, bir süre hapis dahi yatar. “İcadî” ve “Cehdî” mahlasıyla yazdığı bir çok eseri olmasına karşın, şair asıl çıkışını ve değerini “Ruhsatî” mahlasıyla yakalar. Ruhsatî mahlasının kendisine veriliş hadisesi ise hayli ilginçtir.

Rivayete göre Ruhsatî, Kertme köyü civarlarında uykuya dalar. Uyku esnasında kendisine içmek üzere “bade” sunulur. Badeyi içer, fakat peşinden gideceği, intisap edeceği “ulu” kendisine gösterilmez. Bunun üzerine arayışa giren Ruhsatî, Sivas’ta ikamet eden Şeyh Şakir’e giderek kendisine himmet etmesini ister. O da:

“Bugün bekle, yarın benim yanıma bir zât gelecek, o belki sana himmet eder” der...

Ertesi gün Şeyh Şakir Efendi, kendisini ziyarete gelen Törnüklü İbrahim Efendi’ye durumu izah eder. İbrahim Efendi Hazretleri:

“Mustafa istihareye yat. Sabah olunca da bana gördüklerini anlat” der.

O da, o gece rüyasında; “Mustafa sana Ruhsat verildi” sesini işitir. Sabah olunca rüyasında gördüklerini heyecanla İbrahim Efendi Hazretleri’ne anlatınca:

“Oğlum sana ruhsat verildi, adın bundan sonra ‘RUHSATÎ’ olsun” der.

Kendisine Ruhsatî mahlasının verilişini daha sonra şu dörtlükle dile getirir:

“Nakşibendi tarikatına girdiren

Acaib haller gördüren

Bana Ruhsatî mahlasını verdiren

Bir (âyın), birde (şın), birside (kaf) (aşk)”

Ömrünün son dönemlerini köyünde imamlık yaparak geçiren Ruhsatî, 1911 yılında vefat eder. Doğduğu yer olan Deliktaş köyünde medfûndur.

***

Ruhsatî, gizemcilikle ilgili öğretici şiirlerin yanısıra, özellikle biçimsel yalınlık, söyleşi ustalığı, geleneksel halk şiiri geleneğini koruyarak söylediği koşmalarla büyük beğeni toplamıştır. Toplumsal olaylar karşısında; taşlamacı, iğneleyici dizeleriye dikkat çekmiştir. Şiir geleneğini bozmadan, çileli yaşamına karşın toplumsal taşlamacılığını da bırakmayan, hem çağının, hem de halk şiirimizin en önde gelen ustalarındandır. Taşlama ve güzellemeleriyle halk aşıkları içinde şiirin gücü, kendine özgü kişiliği ve tavrıyla öne çıkar. Şiirlerinde, Anadolu insanının sorunlarını, dünyasını bütün çıplaklığıyla yansıtması en önemli özellik olarak nitelendirilebilir. Ruhsatî’nin Türk Edebiyat dünyasına kazandırılmasında, Eflatun Cem Güney’in büyük katkıları olmuştur.

Yüzlerce dizeye imza atan Ruhsatî’nin günümüze ulaşan önemli eserlerinden bazıları şunlardır: “Vay deli gönül”, “Efendim”, “Rufailer tekkesinde”, “Er kalkan âşıklar menzile yetti”, “Seher yeli dost köyüne”, “Olmayınca”, “Münaacat etsem Allah’a”, “Kibirliye yakın olma”, “Ayrıldım Kâbe’den ağlayayım mı”, “Bakmaz mısın garip bülbül”, “Bilhamdilillah Gafur ismi”, “Bir Allah de, bir de Muhammed”, “İnşaallah eylemez imana muhtaç”, “Gönül âzâd oldu”, “Açlığı seversen sana üç oruç”, “Beş vakit farzını kıl ferah ferah”...

Bu denli yoğunluğa sahip mümtaz bir şahsiyetin günümüz edebiyat çevrelerinden ve Kültür Bakanlığı’ndan yeterli ilgiyi görmemesi çok manidârdır. Gönül ister ki, Kültür Bakanlığı “Ölülerine kıymet vermeyenler, dirilerine sahip çıkamazlar...” anlayışından yola çıkarak kültürümüzün önemli değerlerinden olan Ruhsatî’yi gelecek nesillere tanıtmak adına yeniden keşfedip; kalıcı projelerle tanıtsın, dilden dile, gönülden gönüle aktarsın.

Acı hem de çok acı. Çünkü günümüzün acıları ecdatlarımızın acısından oldukça farklı. Onlarla aynı şeyleri hissedemiyor, aynı acıyı duyamıyoruz. Aklımızı, düşünce biçimimizi değiştirdiğimiz için, acılarımızı da farklılaştırdık. Kültürel tarihimiz başkalaşınca acılarımız da başkalaştı, hislerimiz de. Şimdilerde duygularımız yorgun, tarihsel bakış açımız yorgun, devlet yorgun ve dahi millet yorgun.

Modernizm travması kendi kültürümüze olan duygularımızı bastırmış, habire de bastırmakta. Kendi tarihinin, kendi coğrafyasının, kendi insanının duygularına yabancılaşan, kendi dinine yabancılaşan, kendi değerlerinden kopuk ve habersiz bir anlayışın çığlıkları kulakları sağır ediyor, ama duyan yok.

Ruhsatî’de dillendirmeye çalıştığımız haykırış; bütün kaybolmuşlukların, umursamazlıkların adıdır. İşte kaybolmaya yüz tutan millî değerlerimizin simgelerinden olan Ruhsatî; popüler tutkuların hengamesinde; şiiri, kederi, sevgiyi, mazlumiyeti, masumiyeti yeni nesillere aktarmak için bu kulvarda direnmenin adıdır. Kaybolmamak için bütün değerlerimizi topyekün tarih sayfalarına not düşmekten başka çaremiz yok.

Kafamıza ve gönlümüze iyice kazıyalım; geçmiş asla geçmez. Geçmişe el uzatalım, sahibine dokunamasak da... Sararmış yapraklar arasından fırlayan ve sonsuza pervazlanan şu dizelerle karşılaştığımızda da asla şaşırmayalım:

“Er kalkan âşıklar menzile yetti,

Sen de tedarikin gör yavaş yavaş,

Geçti nevbaharım hazan erişti,

Yağar dört yanıma kar yavaş yavaş.”

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...