reklam
Sivas
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
14

Âkif’in kemikleri sızlıyor!..

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Mısır da 10 yıllık uzlet günlerini tamamlayan Mehmed Âkif Ersoy, hastalığı ilerlemiş bir halde eşi İsmet hanımla 17 Haziran 1936 yılında İstanbul a döner. Şair vapurla rıhtıma doğru yaklaşırken, şehrin siluetini uzun uzun seyrederek gözyaşları döker. Rıhtıma yanaşıldığında ise Âkif i sadece birkaç dostu karşılar...

Vefatının 76. sene-i devriyesinin arefesinde İstiklâl Şairi Mehmed Âkif Ersoy’u Edirnekapı Şehitliği’ndeki istirahatgâhında ziyaret edip, son nefesini verdiği mekâna doğru yöneliyorum.

“Demir tavında dövülür” sözü gereği; güneşin parlak fakat soğuk yüzünü gösterdiği bir günün ortasında dalıyorum yapayalnız sokaklara. Fakat yalnızlığım hususunda yanıldığımı Tarlabaşı Bulvarı’ndan Taksim’e ilerlerken fark ediyorum.

“HAVÂDİS yüz yıl önce”

Tarlabaşı’nda hummalı bir çalışma var. Elleri soğuktan morarmış işçiler ruhunu yitirmiş yapılara ruj sürerek güzelleştirme telaşında. Taksim’deki Maksem Sarnıcı’nda faaliyet gösteren Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi’nin afişini görünce âdeta çarpılıyorum. Hiç tereddüt etmeden galeriyi adımlamaya başlıyorum. Her adımda ayrı bir zamana, ayrı bir olaya tanıklık ediyorum. Yüz yıl öncesinden HAVÂDİS’ler alıyorum. Matbuatımızın tarihçesini tahkik ederken, “Harf Devrimi”nin hafızamıza indirdiği onarılmaz darbeyi bir kez daha iliklerime kadar hissediyorum. Tasvir-i Ahvâl, Servet-i Fünûn, Alemdar, Eşek, Cem, Karagöz’ün orijinal ve tıpkıbasım nüshalarının satırları arasında gezinip; kâh hüzünleniyor, kâh mizah sanatına zirve yaptıran cümleler arasında tebessüm krizine tutuluyorum. 1912’de ülkemiz ve dünyada olun biteni “HAVÂDİS yüz yıl önce” sergisiyle, (31 Ocak 2013’e kadar açık) tarih ve kültürden haberdar olmak isteyenlerin ilgisine sunan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü’ne teşekkür ediyorum.

Taksim’e ma’bed şart

Galeriden çıkıp, sarnıcın arkasına dolanıyorum. Sağa bakıyorum, sola bakıyorum günlerce gündemi yoran “Taksim Camii” inşasına dair en ufak bir emare göremiyorum. Mimar Ahmet Vefik Alp’in öve öve bitiremediği ödüllü ve “diyalogcu proje”yi hayallerimin ortasına seriyorum; boşa koyuyorum dolmuyor, doluya koyuyorum almıyor. Bu arada sarnıcın hemen yanındaki “utanç verici teneke minareli cami müsveddesi”nden arş-ı âlâya bir ezan sesi yükseliyor. Mescidde ilk yer tutan imama uyarken, diğerleri yağmura aldırış etmeden sokakta sırasını bekliyor.

Noel’i karşılama yarışına hazırlananlar, menzile varmak için nefes tüketen kalabalıklar İstiklâl Caddesi’nden bendine sığmayan nehirler gibi âleme akıyor. Domino etkisiyle dünyanın dört bir yanına savrulan “Arap Baharı” mağduru turistler, zenci yerliler, küpeli oğlanlar, siyah gözlüklü figüranlar ne zaman biteceği belli olmayan film için rol kesiyor...

“Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli: / Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli; / Bu ezanlar ki, şehadetleri dinin temeli, / Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli...” diyen merhum Âkif’in sözleri yerlerde sürünüyor.

“Durun kalabalıklar bu yol çıkmaz sokak”

Cadde-i Kebir, Âkif in Âsım ından yoksun gençlerle dolup taşıyor. Karşıdan gelenler, karşıya gidenler; akıyor, birbirine karışıyor. İstiklâl âdeta bütün idealist duyguları yutuyor; gününü gün eden insancıklar doğuruyor. Renk cümbüşünün içinde ilerleyen ruhu katranlaşmışlar, bütün güzellikleri bastırıyor.

Köşede duran mahzun bir camii; "durun kalabalıklar bu yol çıkmaz sokak" diye bağırıyor. Fakat sinema gişelerinin önünde kuyruğa girenler; fantastik filmler izlemenin, karnı acıkanlar ise; yemeli-içmeli mekânlarda yer bulabilmenin telâşında.

Bunca dünyevîleşen koşuşturma ve kokuşmanın arasından bir rayiha dağılıyor caddeye. Çağırıyor herkesi ilkbahar tazeliğinde. Buram buram iman kokuyor. Çatlatılmış kubbesinin altında başımı seccadesine koyamamanın üzüntüsünü yaşıyorum. Demirören İstiklal AVM sayesinde cemaatine hasret kalan Hüseyin Ağa Camii’nin bahçe duvarındaki “26 Mart 2010 tarihi itibariyle Vakıflar Genel Müdürlüğü ile imzalanan protokol gereği, Ağa Camii restorasyonu Demirören Holding tarafından yapılmaktadır” ibaresine bakıp, Nâzım Hikmet’in; "Havsalam almıyordu bu hazin hali önce / Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce // Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım; / Allah ımın ismini daha çok candan andım. // Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen! / Böyle sokaklarda ki, anası can verirken, // En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini, / Üstünde orospular yükseltiyor sesini..." dizelerini mırıldanıyorum. Dualarımı, Sadri Alışık Sokak’taki İdris Bey İş Merkezi’nin bodrum katına bırakıyorum.

Sonra Atıf Yılmaz Sokağı, Demirören İstiklal AVM, Halep Pasajı, Atlas Pasajı, Yeşilçam Sokağı ve kalabalığı yara yara ilerleyen nostaljik tramvayın yanından "Mısır Apartmanı"na doğru yol alıyorum. Galatasaray Sultanisi’nin önü her zamanki gibi hareketli. Sahnede “Vegan Özgürlük Hareketi”nin vejeteryan kızları var. Duvar ve yerlere yaydıkları “Şükran günlerimiz hindisiz olsun,” “En büyük ibadet yaşatmaktır” sloganları arasında tir tir titriyorlar. Yaptıkları eylemi “ibadet” gibi gördüklerini hissedince sohbeti kısa kesip hemencecik topukluyorum.

Galatasaray Sultanisi ni geçtikten sonra kalabalık seyreliyor, atmosfer başka bir renge bürünüyor. Soğuğa rağmen yol kenarı müzisyenden geçilmiyor. Gitar sesi saksafona, bağlama sesi darbukaya karışıyor; ziyafeti beğenenlerin bozuk para şıngırtısı cümbüşü habire fişekliyor. Sokağa taşan bu festival tâ Asmalı Mescid e kadar uzanıyor.

Mısır Apartmanı’nın ilginç sakinleri

Tünel e doğru ilerlerken, Yapı Kredi Yayınları nın ilerisinde, St. Antuan Kilisesi nin berisinde 163 kapı numaralı, heybetli, makyajı yerinde, caddenin en gösterişli binalarından olan Mısır Apartmanı’na nihayet ulaşıyorum. Bina, 1910 yılında Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa nın isteği üzerine kışlık konak olarak mimar Hovsep Aznavur a yaptırılmış. Abbas Halim Paşa nın ölümünden sonra varisleri tarafından apartmana dönüştürülmüş. Apartman farklı dönemlerde Ziraat Bankası, İlkut Uras, Hayri İpar, Ali İpar, Şair Mithat Cemal Kuntay, Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif, Sami Paşazade, Abdülhak Hamid Tarhan, Fuat Şemsi İnan, Atatürk ün dişçisi Sami Günzberg, Faruk Süren in babası dişçi Arşak Sürenyan, Hüsamettin Cindoruk, Koray İnşaat ve İsrail Gizli Servisi MOSSAD gibi birbirinden farklı hayatları misafir etmiş.

Hikâyesi uzun. Benim için önemli olan asıl hikâye, Millî Şairimiz Mehmed Âkif Ersoy’u misafir etmesi.

"Mekânın rûhu" uykuya dalmış

Mısır da 10 yıllık uzlet günlerini tamamlayan Mehmed Âkif Ersoy, hastalığı ilerlemiş bir halde eşi İsmet hanımla 17 Haziran 1936 yılında İstanbul a döner. Şair vapurla rıhtıma doğru yaklaşırken, şehrin siluetini uzun uzun seyrederek gözyaşları döker. Rıhtıma yanaşıldığında ise Âkif i sadece birkaç dostu karşılar. Abbas Halim Paşa nın ısrarlı daveti üzerine Ersoy, birkaç gün Maçka daki evde misafir olur. Daha sonra Şişli Sıhhat Yurdu nda kısa bir süre tedavi görür. Ve nihayetinde Âkif, Mısır Apartmanı nın ikinci katındaki daireye yerleştirilir. Hizmetine bir hasta bakıcı verilir. Bu dönemde Abbas Halim Paşa, Mehmed Âkif le çok yakından ilgilenir.

İlgilenenlerden birisi de Âkif in üç Âsım ından (Köse Âsım, Hâfız Âsım, Âsım Şakir) biri olan Hâfız Âsım dır. Mısır dönüşü Üstâd ı hiç yalnız bırakmaz. Kur an okuyarak teselli verir, na tlarla coşturur, közlenmiş hâtıraları harlandırır. Üstâd a belli etmez amma gözyaşlarını yüreğine akıtır.

Üstâd da Hâfız Âsım ı sever amma o ümidlerini başka bir Âsım a bağlar. O Âsım ki, Asr-ı Saadet ten Üstâd a durmaksızın "Âsım ın Nesli"ni fısıldar...

27 Aralık 1936 Pazar günü, gecenin gündüzü örttüğü saatlerde Mehmed Âkif Ersoy, Mısır Apartmanı nda son nefesini verir. Buradaki anılar da Âkif le birlikte gömülür. "Mekânın rûhu" derin bir uykuya dalar. Apartmanda hoyratlıklar, anadan üryan tablolar, şerefe kalkan kadehler birbirini kovalar.

Âkif, ahde vefa bekliyor

Hâlâ Mısır Apartmanı’nı çevreleyen ışıldaklardan zevksizlik fışkırıyor. Işıkların arasından dışarıya hoyrat sesler dökülüyor. Merdivenlerin basamaklarındaki izler apartmanın sakinlerini ele veriyor. Eğlence düşkünü kalabalıklar; basamaklardan bir iniyor, bir çıkıyor. Yorgunluklar, merhum Mehmed Âkif in hasta yattığı odada kadehlerle unutuluyor!. Arsızlıktan çatlamış dudaklar, "Makber"i terennüm ediyor!.. "Cay-ı dilber"le son bulan dizeler; loş ışıkların, fasıl gruplarının, tangoların, oriental showların, sarhoş kahkahaların arasında kirleniyor!.. Ve bütün bunlar oluyorken, dünya gündemini iPad ından izleyen nesil, ne yazık ki Âkif in bu apartmanda son nefesini verdiğinden bîhaber yaşıyor!..

Dün olduğu gibi bugün de Âkif in buradaki kederli sessizliği hâlâ devam ediyor.

Açıkçası devletlilerin Millî Şairi ne sahip çıkıyormuş gibi göründüğü bir ülkede, bu sahneler insanın çok da zoruna gitmiyor!..

Hülasa; Âkif in gözlerini kapadığı Mısır Apartmanı’nın müzeye dönüştürülmesi, bir "ahde vefa"nın, bir "borc”un ödenmesi için "devlete külfet" olmasa gerek. Âkif in hayallerini yaşatmak, Âkif i yaşatmaktır. Âkif i yaşatmak; bazen de onun ağladığı, güldüğü hatta öldüğü mekânları yaşatmaktır.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...