Ya Tahammül Ya Sefer
Ya Tahammül Ya Sefer
Yazının başlığı yirmili yaşlarımızda büyüklerimizin elimize tutuşturduğu ve okumamızı telkin ettiği Mustafa KUTLU hikayesinin efsane ismidir. Kitabı merakla eline alan bir daha bırakamaz. Yıllardır Mustafa KUTLU hikayeleri okur dururuz. Mustafa KUTLU her yıl bir kitap yayınlar ve meraklıları o kitap raflara düşmeden kitabın peşine düşerler.
İlk baskısı ekim 1983 de yapılan kitabın aynı adı taşıyan hikayesi şöyle bir cümle ile başlıyor.
Artık soframıza melekler inmiyor.
Bir değişim, dönüşüm hikayesini anlatıyor. Meseleyi bilenler biliyor aslında detaya girip de içinizi karartmak istemiyorum. Merak edenlerde alsınlar okusunlar. Mustafa Kutlunun hikayeleri ile büyük bir görev icra ettiğine inanıyorum ve o yüzden her yıl çıkan kitabını takip ediyorum ve takip edilmesini de tavsiye ediyorum. Aslında yazdıkları yaşadıklarımızdan başkası değil. Öyle ki 2004 yılında bir dostum;
- Sen okumuşsundur ama tekrar oku istersen diye tekrar tavsiye etmişti. Şimdi masamda az önce tekrar okudum. Kitabı sürekli bir değişim içinde olanların durumlarını tahlil için okumuştum. Acaba onlardan bahsediyor mu diye. Belki satır aralarında neyi kaybettiğimiz bilgisine ulaşabilirim düşüncesiyle. Neyse bu kısmı burada keselim belki başka bir yazıda devam ederiz.
Ben başka bir konudan bahsedecektim kelimelerin rüzgarı aldı bizi buralara kadar getirdi.
Sivasta eski Bezazlar çarşısının karşısına düşen köşede şimdilerde virane olan ama bizim çocukluğumuzda içi mis gibi huzur kokan bir han vardı. O dönemde fazlaca yüksek bina olmadığından bu bina ihtişamlı dururdu. Sonradan anladım ki o ihtişam içinde çekilen zikrin ihtişamıymış. Daha eskilerini bilemiyorum ama benim yetiştiğim zamanlarda üst katları kullanılıyordu. Kanatlı kapısı çokta açık durmayan bu hanın içine o yarım açılan iki kanatlı kapıdan süzülerek girerdik. Kafamda çocukluğumdan beri bir derviş figürü vardır. Bir köşeye oturmuş, gözlerini boşluğa dikmiş, hatta göz kapakları kapandı kapanacak bir derviş. Öyle bir bakışı var ki okyanuslar kıskanır, denizler sitem eder, birde bize nazar et diye yalvarırlar. Boynu hafif yana eğik oturur bu dervişin, yaşlı bir çınar gibidir. Yüzü nur deryası, bakanın bir daha bakası gelir. Baktıkça içinize Himalayalardan süzülen bir ferahlık, Mekke civarından bir huzur hücum eder. Kelimeler kifayetsiz kalır. Yaşamak gerekir, söz hem bu yükü kaldıramaz hem de bu ağırlığı kaldıramaz Önün küçük cam bardaklarda besmele ile doldurulmuş çay, kıtlama şeker ve ilahiler ve zikirler içerisinde edeple iki diz üzerine oturuş.
İşte o derviş sanki hala içerde oturur, ama Çorapçı hana dışarıdan baktığınızda o derviş sanki binanın kisvesine bürünmüş gibidir. Hem şehri, hem dünyayı hem de ahret duygusunu omuzlamıştır
Bu fotograf şimdi şehrin küçük bir köşesinde kıvrıldı kaldı. Huzur aldı başını bilinmezlere gitti. Umut çarıklarını çıkarıp attı, çelik burunlu fotinleriyle dağlara çekildi. Bizlere ise bu ırmağın kenarında beklemek düştü Haydi tahammülümüz kalmadı diyelim neden sefere çıkmıyoruz 12052010