reklam
Sivas
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
11

Fethin Boğaz’daki mührü

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Yunus’un dizelerinde ölümsüzleşen “Bir garip

ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle

garip bencileyin...” ifadeleri, zaman ahde vefasızlık elbisesini

giydikçe daha derinden hissettiriyor kendisini. Bu hissi her ne kadar 3

Mayıs günü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Fatih’in 532 yıl önce

ebediyete göçtüğü Gebze-Hünkar Çayırı ndaki törende yaptığı konuşmada,

“Fatih Sultan Mehmet Han ı anlamak, bizim için ulu bir vazifedir, bir

görevdir, sık sık, tekrar tekrar hatırlamamız gereken kaçınılmaz bir

vecibedir. Çünkü o, bizim siyasetimizin, medeniyetimizin zirve

şahsiyetidir" sözleriyle hafifletmeye çalışsa da hüznümüze derman

olamadı. Sadece su serpti ölüm uykusundan uyanan toprağın üzerine.

Boğaz’a düğümlenen sis perdesi

Cumartesi sabah bahar uykusundan uyanmaya çabalayan İstanbul’un

Boğazı’na ansızın bir sis düğümü çöreklendi. Haydarpaşa, facianın

eşiğinden dönülen bir kazaya daha şahit oldu. Bereket versin ki, “havanın kurşun gibi ağır” olduğu şu günlerde, korkulan olmadı. Fatih’in “çağ kapayıp, çağ açtığı” fetih mevsiminde Boğaz’ın ortasında “can pazarı”

yaşandı. Hafif sıyrıklara maruz kalan gemilerin yolcularını teğet geçen

ölüm, iki nefes arasındaki hayatın ne kadar güzel olduğunu hatırlattı.

Oysa biraz ötede, Fatih’in ebedi istirahatgâhının çevresinde farklı

bir iklim yaşanıyor. Fevzipaşa Caddesi her zamanki gibi akan insan

selinde boğuluyor, araçlar gıdım gıdım Vezneciler, Taksim’e ve

Eminönü’ne doğru ilerliyor. Bozdoğan Su Kemeri’nden tıkanmaya başlayan

trafik (her Cumartesi ve Pazar gününde olduğu gibi) Ragıp Gümüşpala

Caddesi’nde kilitleniyordu.

Menzile ulaşma gayretinde olan yolcuların kimisi “yâ sabır”

çekerken, kimisi ağlayan bebesini susturmaya çalışıyor. Kimisi alnından

akan teri silmekle meşgulken, kimisi Eminönü’nde yiyeceği “balık-ekmeğin” hayalini kuruyordu.

Galata Köprüsü’nü herc ü merc içerisinde geçenlerin bir çoğunu

Kabataş’ta bir sürpriz bekliyordu. Tayyi mekân yapmışçasına birdenbire

herkes bir sis bulutunun ortasında kalıyordu. Biraz önce buram buram

terleyenler, kutuplara gelmişçesine çantalarından çıkardıkları

giyeceklerini alelacele üzerlerine geçiriyordu.

Her zaman

cömertçe maviliğini misafirlerine sunan Boğaz, üzerine çöken sis

perdesinin içinde boğuluyordu. Rumeli ve Anadolu yakaları birbirlerinden

ayrılmış sevgili gibi amansız bir hasret karamsarlığına tutuluyordu.

Kabataş’tan başlayan sis perdesi Arnavutköy’de son buluyordu. Bebek’te

ise hava birden bire bahara dönüşüyordu.

“Görünmez bir mezarlıktır zaman”

Erguvan ağaçlarının mor ve pembe çiçekleri, Çengelköy’den Anadolu

Hisarı’na kadar göz alabildiğince misafirlerinin gözlerini

şenlendiriyor. Ulu bir çınar gibi duran Rumelihisarı’nın gölgesindeki

Aşiyan, yeşilin bütün tonlarıyla “ölümden sonraki hayatı” hatırlatıyor.

Yahya Kemal Caddesi’ndeki Aşiyan Kabristan’ında uyuyan Attila İlhan,

“görünmez bir mezarlıktır zaman / şairler dolaşır saf saf / tenhalarında

şiir söyleyerek / kim duysa / korkudan ölür // -tahrip gücü yüksek- /

saatli bir bombadır patlar / an gelir /Attila ölür” dizeleri başucundaki

beyaz mermerde yeniden cana geliyor. Dökülmeye yüz tutmuş erguvan

tomurcukları “her nefis ölümü tadacaktır” gerçeğini hâlâ toprağın üzerinde nefes alıp verebilenlere fısıldıyor.

Fakat nafile!.. Sahilde kurulan çilingir sofralarında kadehlerini

tokuşturanlar umursamıyor bu fısıltıları. Oltalara takılan balıklar can

havliyle çırpınırken, genç kızların türbanları mini etekli hoppaların

yanaklarına savruluyor. Gösteriş budalaları son model arabalarıyla hız

denemesi yaparken, züppeler motosikletlerinin egzozunda çıkardıkları

seslerle senfoni yapıyor.

“Ya ben İstanbul’u alırım, yada İstanbul beni”

Hisarın kitabesi sırra kadem basmış kapısından adım atar atmaz “zamanın ruhu” benliğinizi terkedip sizi tekerrür eden tarihin kucağına bırakıyor...

“Ya ben İstanbul’u alırım, yada İstanbul beni”

diyen 20’lik delikanlı 2. Mehmed, İstanbul’u ne kadar çok istediğini

Rumelihisarı’nı inşa ettirmesindeki dehasıyla ortaya koyuyor. İstanbul

Boğazı’ndan geçişleri kontrol etmek ve fethi gerçekleştirmek için

Anadolu Hisarı’nın karşısına dikilecek yeni bir hisarın planını çiziyor.

1452’nin baharında mimar Muslihiddin’in kontrolünde başlanan 31.250

metrekarelik alanda 15 kule, 1 cami, 2 çeşme planı bulunan inşaat, 7 bin

işçinin gece gündüz demeden çalışarak 4 ay 13 günde bitiriliyor. Bu

süreçte deniz kenarındaki büyük kulenin inşaatı Vezir-i Azam Çandarlı

Halil Paşa, güneybatıdaki kulenin inşaatı Zağanos Paşa, kuzeydeki

kulenin inşaatı ise Saruca Paşa işçileri teşvik için omuzlarında taş

taşıyarak burçlara isimlerini kazıyorlar.

400 muhafız ve

topçuya komuta eden Firuz Ağa, Boğaz’ın en dar yerindeki bu dünyanın en

özel ve azametli kalesinden düşmana geçit vermiyor. Fethin ilk adımı

Rumelihisarı(Boğdoğan)’ndan atılıyor. İstanbul’u fethedecek güzel

kumandan ve askerleri buradan müjdeli şehre yöneliyor. İstanbul bizim

oluyor.

Fethin mahremine dokunan zihniyet

Yüzyıllar sonrasına döndüğümüzde ise hezimetler silsilesi burçların

arasında fink atıyor. Manzara görmek, duymak istemediğiniz gerçeklerle

başbaşa bırakıyor.

Doğal afetlerin yanında, diğer

eserlerimizin başına gelenler maalesef Anadolu Hisarı’nın da başına

geliyor. İçine gecekondular yapılıyor, bu da yetmezmiş gibi Fatih Sultan

Muhammed Han tarafından yaptırılan Ebul Feth Camii’nin bulunduğu

kısımda 1960 yılından itibaren Hisar Açık Hava Tiyatrosu oluşturuluyor.

Bundan birkaç yıl öncesine kadar Rumeli Hisar Konserleri adı altında

rezilliğin daniskası yaşanıyor.

Rumeli Hisarı şimdilerde

sessiz, sadece sarnıçtaki su şırıltısı ve kuş sesleri hakim duvarlarının

arasında. Uyanan baharın her yere neşe saçtığı bağrında kulelerin

kapıları kelepçelenmiş zindan kapısı gibi. Mahremine dokunan

zihniyetlerle, dışarıdan içeriye sızan göz izlerinin verdiği tedirginlik

her halinden belli oluyor. Boğaz’da yolunu şaşırıp kendisini ziyarete

gelenleri anaç bir tavırla bağrına basıyor.

Bütün umursamazlıklara rağmen, Rumelihisarı bütün heybetiyle “fethin ruhu”nu

hâlâ haykırmaya devam ediyor. İstanbul’un fethinin anısına dikilmiş bir

abide olarak Boğaz’ın kıyısında soylu bir sessizlikle yükseliyor.

Burçlara dizilen taşlar Fatih’in İstanbul’una kol-kanat geriyor.

Hamiş: Ne

yapın, ne edin bir gün mutlaka yolunuzu Rumelihisarı’na düşürün. Fethin

temeline döşenen burçların arasında gezinirken çocuklarınıza “çağ

kapatıp, çağ açan”ların hikâyelerini anlatın.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...