Yapmış olduğu konuşmalarda bir çok konuya parmak değinen ilahiyatcı yazar İsmail Mutlu, kendisine ve kitaplarına gösterilen ilgiden memnun ve mutlu bir şekilde ilçemizden ayrıldı.
Anadolu Gençlik Derneği ve Kangal Din Görevlileri Derneği tarafından davet edilen yazar İsmail Mutlu, ilk önce 16 şubat perşembe günü berat camii altındaki konferans salonunda kuran kursu hocaları ve imamlara yönelik bir program yaptı. Sözlerine başlarken kısaca kendinden bahseden Mutlu, kuran kursuna gittiği için ilkokula geç yazıldığını ve yapılan seviye tespit değerlendirmesi sonucunda okula direkt olarak 3.cü sınıftan başladığını belirtti. İlk ve orta okulu Kangalda okuduktan sonra gösterdiği başarı sebebiyle yatılı ve burslu olarak Sivas lisesinde okuma hakkı kazandığını ifade etti. Daha sonra imam hatip çıkışlı olmamasına rağmen o dönemlerde ülkedeki tek ilahiyat fakültesi olan Ankara ilahiyat fakültesini tercih ettiğini kaydeden Mutlu, tahsil hayatının çok zor koşullar altında geçmesine rağmen ilim sahibi olmak için her türlü fedakarlığı göze alarak yola çıktığını söyledi. Mutlu, o dönemlerde Kangal gibi bir ortamdan çıkarak belli bir yere gelmeyi Cenabı Hakkın bir lütfu olarak değerlendirdiğini ifade etti. Şimdilerde Kangalın eskiye oranla çok önemli mesafeler katettiğini de söyleyen Mutlu, bu toplantılara gösterilen ilginin bunun en güzel işareti olduğunu söyledi.
Konuşmasında Mezhepler nasıl ortaya çıktı konusunu işleyen Mutu, günümüzde alim ve hocaefendilere halk tarafından yönlendirilen soruların en önde gelenlerinden biri de mezheplerin nasıl ortaya çıktığı sorusu olduğunu belirterek şunları söyledi.
Mezheb kelime anlamı itibariyle gidilen yol, mecra anlamları taşır. Dini ıstılahta ise içtihat (rey; görüş; hüküm) derecesine ulaşmış olan alimin dini meseleleri bir bütün sistem halinde ortaya koyması, bir anlamda teknik yorumlar bütünü oluşturmasıdır.
Kısaca ifade etmek gerekirse, her Müslüman; Kuranın hükümlerini, Resulüllahın (sav) hadislerini ve sünnetini, daha sonraki sahabe ve tabiinin görüşlerini ve bunlara ait bütün ilimleri tam manasıyla öğrenip uygulayamayacağına göre bunları bilen bir alime tabi olmak zorundadır. Bu durum fiili bir zorunluluk olup farz veya vacip değildir.
Bu zorunluluk, hem kişisel bilgi ihtiyacını gidermek hem de cemaat halinde uygulanması gereken namaz, Hac vb. gibi ibadetlerde, idarede, yargıda ve daha bir çok sosyal alanda bütünlüğü ve birlikteliği koruyabilmekten kaynaklanıyordu.
İşte, alimler içerisinde de öyleleri vardır ki, diğerleri onun görüşüne ve ilminin sağlamlığına tabi olmuşlardır. Yetiştirdiği talebeleri, yazdığı eserleri, nesilden nesile o görüşleri devam ettirdiler. Böylece, o en güvenilir alimin sistemli görüşleri, sağlam hüküm ve prensipleri etrafında, zamanla bir yorum tarz ve tekniği, bir okul, bir mezheb oluşmuştur.
Peygamberimiz zamanında mezheb var mıydı?
Mezhepler ayet ve hadisleri farklı anlamaktan kaynaklandığına göre, Peygamberimizin zamanında mezhep olması düşünülemez.
Çünkü Resulullah (sav) zamanında bir mesele olduğunda, sahabiler Peygamberimize geliyor, soruyordu. Peygamberimiz hüküm veriyor, muhakeme için gelenlerin davalarını neticeye bağlıyordu.
Şayet sorulan şey yeni ve hakkında ayet nazil olmayan bir mesele ise Allahın hükmünü bekliyordu. Bu sual üzerine o meselede hükmü ya Allahın bildirmesi ile Resulullah (aleyhisselam) veriyordu veya bir ayet iniyor, mesele hakkında hüküm bildiriyordu. Şayet indirilen ayet-i kerime açıklamaya muhtaçsa, Peygamberimiz (sav), o ayeti izah ediyordu.
Resulullah bir meselede ne diyorsa, Sahabiler onu yapıyorlardı. Çünkü bununla ilgili Allahın emri kesindi: Deki; Eğer siz Allahı seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Allah da sizi sevsin. (1)
Başka bir ayet-i kerime ise şu mealdeydi:
Peygamber size ne emretmişse alın, neyi yasaklıyorsa ondan da kaçının (2)
Böyle olunca, Asr-ı Saadette her meselede hükmü Allah ve Resulü bildirdiği için, Resulullah hayatta iken farklı mezheplere ihtiyaç yoktu.
Mezhepler nasıl ortaya çıktı?
Peygamberimizin vefatından sonra İslâm alemi genişledi. İran, Irak, Suriye gibi yerler fethedildi. Hz. Ömer (ra) Zeyd b. Sabit, Abdullah bin Ömer (ra) Medinede kalırken, pek çok sahabi efendimiz de yeni fethedilen yerlere dağıldı.
Mesela Abdullah bin Mesud (ra) Iraka; Ebu Mûsa el-Eşari (ra), İmran bin Huseyn (ra) ve Enes Bin Malik (ra) Basraya; Ebud-Derda (ra), Muaz bin Cebel (ra), Muaz bin Cebel (ra) Muaviye (ra) Ubade bin Samit (ra) Şama gitti. Her Sahabi bulunduğu yerde fetva ve ilim öğretme işleri ile meşgul oldular.
Sahabiler, kendilerine sorulan suallerde evvela, Kurana müracaat ediyorlardı. Sualin cevabını Kuranda bulamadıklarında hadislere bakıyorlardı. Hadislerde de bulamazlarsa, Kuran ve hadise dayanarak kendileri içtihad yapıyorlardı.
Çünkü bu sahabiler aynı zamanda Resulullah (sav)in yanında uzun süre kalmalarından dolayı, Kuran ve Sünnetten hüküm çıkarabilme anlayışına sahiptiler. Yani müçtehit idiler.
Bir yandan Müslümanların dini meselelerine çözüm bulan, fetva veren bu Sahabiler, diğer taraftan dini ilimler sahasında pek çok talebe yetiştirdiler. Böylece Peygamberimizin bırakmış olduğu ilim ve hikmet mirası, Sahabiler yoluyla kendilerinden sonraki nesil olan Tâbiine intikal etti.
Sahabilerden ders alan ve kendilerine Tabiin denilen zatlar, çeşitli İslam merkezlerinde bulunuyorlardı.
Mesela Medinede Salim bin Abdullah bin Ömer, Zühri, Yahya bin Said, Mekkede Atâ bin Rabah, Kûfede İbrahim en-Nehai, Basrada Hasan el-Basri, Şamda Mekhul bin Muslim el-Huzelî, Yemende Tavus bin Keysan (rahmetullahi aleyhim ecmain) bu zatlardan bir kaçı idi.
Bu imamların her biri kendisinden ders aldığı sahabinin rivayet ettiği hadisleri ve çeşitli meselelerdeki fetvalarını derlediler, bir araya topladılar. Bunlar da kendilerine sorulan suallerin çoğunu evvela Kuranda, sonra da hadislerde ararlar, cevabını bulamadıkları meselelerde, kendi içtihatları ile verdiler.
Tabiin imamları da Sahabiler gibi bir yandan Müslümanların suallerini cevaplandırırken, bir yandan da talebe yetiştirmekle meşgul oluyorlardı. Çevrelerinde halkalanan talebelere İslam ilimlerinden ders veriyorlardı. İslam hukukunun temelini kurma, karşılaşılan yeni meseleleri enine boyuna inceleyip hükümlerini açıklama hususunda talebelerine rehberlik ediyorlardı.
Tabiinin yetiştirdiği bu talebelere Tebe-i Tabiîn denir ki, meşhur olanları şunlardır:
İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Evzaî, Leys Bin Sad, İmam Şafiî, Ahmed bin Hanbel, Süfyan-ı Servi, Süfyan bin Uyeyne (rahmetullahi aleyhim).
Bu zatlardan bazıları, mesela İmam-ı Azam, her ne kadar birkaç sahabiyi görmüşse de ilmi hüviyet itibariyle Tebe-i Tabiinden sayılır.
Tabiin alimleri Sahabilerin fetvalarını topladıkları gibi Tebe-i Tabiin alimleri de Tabiinin fetvalarını topladılar. Ayrıca kendileri de fetva verdiler. Yeni karşılaşılan meselelerde fikri çalışmalarda bulundular ve belli esaslar ortaya koydular.
Müslümanlar, kendi bölgelerinde yaşayan imamın fetvalarını biliyor, onu tercih ediyor ve onunla amel ediyordu. İşte bu tercih ve taraftarlık, zamanla yerini gidilen yol manasına gelen Mezhepleri ortaya çıkardı...
Konuşmasının sonunda katılımcılardan gelen sorularada cevap veren Mutlu, program bitiminde kitaplarını imzaladı. 120 civarında basılmış kitabı bulunan yazar İsmail Mutlunun resmi ve sivil toplum kuruluşlarına yapmış olduğu ziyaretleri önümüzdeki sayılarda siz okuyucularımızla paylaşmaya çalışacağız.